top of page

Mezarı Genişleyen Adam

  • Yazarın fotoğrafı: İdil GÜNEŞ
    İdil GÜNEŞ
  • 26 Nis
  • 21 dakikada okunur


Sevgili okuyucum, bu satırlar başta kamp ateşi başında toplanmış bir grup gencin arkadaşlarını korkutmak amacıyla sırasıyla birbirlerine anlattığı hikayelerden biri gibi gelebilir veya küçük bir çocuğun tüylerini diken diken edecek türden macera dolu bir masal. Ancak biraz sonra anlatacağım her şey bizzat yaşamış olduğum ve de çok yakında sonlanacak olan hayatımın her bir zerresini pişmanlık ve vicdan azabı ile geçirmeme neden olacak bir olayın hikayesidir. Bu zamana değin kendime dahi itiraf etmekten kaçındığım bu talihsiz olayı sizlere aktaracak olma sebebim, ben dünyadan göçüp gittiğimde bile beni ayıplayacak ve lanetleyecek birilerinin kalmış olmasını arzulamamdır. Olur da bu mektubum birinin eline ulaşırsa ondan ricam şudur ki bu satırları sonuna kadar okusun. Mümkünse duyurabildiği her bedene duyursun. Son nefesini vereceği güne kadar ne beni unutsun ne de lanetlemeden dursun. Ölüm benim gibi onun kapısını çaldığı vakit ise bir sonraki nesle bu nefreti miras olarak sunsun. Dünya üzerinde yaşayan hiçbir canlı kalmayana değin asırlar boyu adım hep utançla anılsın. Bana bu sözleri söylettirmiş olan hikayeme şimdi başlıyorum. Her sabah işe gidip gelirken kullandığım yol eski bir mezarlığın önünden geçiyordu. Sadece mezarların durumuna bakarak bile bu insanların ne kadar uzun zamandır burada gömülü olduğunu söylemek mümkündü. Mezar taşları yosunlaşmış, kararmış, yer yer kırılmış ve üzerindeki yazılar okunamaz hale gelmişti. Belki de bu yüzden hiçbir ziyaretçisi olmayan bu insanlara kimsesizler demek yerine isimsizler demek daha doğru geliyordu. Ne zaman buradan geçsem tek bir ziyaretçi bile göremememin sebebi de büyük ihtimalle onları tanıyan son insanların da tıpkı bu mezar sakinleri gibi artık yaşayanlar arasında olmayışıydı. En azından bunlar her sabah işe giderken aklımdan geçen düşüncelerden birkaçıydı. Bazı günler sırf mezarlığın karşısındaki bankta oturup buranın sakinleriyle daha çok vakit geçirmek için evden erkenden çıktığım olurdu (birkaç kez düşüncelere o kadar çok daldım ki işe geç kaldığım için patronumdan herkesin önünde tüm gururumu yerle bir edecek türden birçok azar işittim). Benden başka kimsenin de buraya bu kadar dikkat ettiğini sanmıyordum. Kim bilir bana da yaşayanların arasında bir yer verilmiş olsaydı ben de ölülerin çemberine girmek için bu kadar çaresiz olmazdım. Kim olduklarını bilmesem de burada yatan insanları severdim. Beni hiç inkâr etmeden dinler ve sükûnetle korudukları sessizlikleri birçok insanın cümlelerinden çok daha derin cevaplar verirdi. Bazen onları kıskanıp lanetlediğim de olurdu. Benim göremeyeceğim bir formda birlikte gülüp eğleniyorlar ve benimle dalga geçiyorlar gibime gelirdi. Gözüme gözükmemelerinden nefret ederdim. Bu bana yaşayanlar arasında benim de bir ölüden farksız olduğumu hissettirirdi. Ben de onların gözüne gözükmezdim. Ne yaşayanlar görüyordu beni ne de ben ölüleri fark edebiliyordum. İki yere de ait değil gibiydim, sıkışmıştım. Kimse tarafından kabul edilmiyordum. Böyle günlerde kendimi ebeveynleri boşanmak üzere olan bir çocuk gibi hissederdim. Ne annesi ne de babası tarafından istenmeyen bir çocuk. Her ikisi de diğerinden bir parça taşıdığı için nefret edip dururlardı çocuktan ve en sonunda ne annesi ne babası alırdı çocuğu yanına. Çocuk da hayatı boyunca hiçbir yere ait hissedemezdi çünkü ait olması gerektiği ilk çemberden çok uzun zaman önce atılmış olurdu. Sonraki yaşam halkalarını geçirebileceği bir başlangıç çemberi olmazdı ve diğer tüm çemberler dağılıp giderdi. O çocuk da ben de ait olmadığımız bir yerde kaderin bize layık gördüğü zamana kadar sıkışıp kalmıştık işte. Her neyse sevgili okuyucum, bu yazıyı kaleme alma sebebim kendi ruhsal dünyamın kapılarını sizlere aralayıp uzun uzun kendimi anlatmak değil. Sadece uzun zaman sonra ilk defa elime kalem almaya cüret ettiğimden olsa gerek bir süredir içimde kıvılcımlanan ve sonrasında devasa bir ateşe dönen bu hislerimi boşaltma ihtiyacı duymuş olsam gerek. Asıl konuya gelecek olursak tam da bu mezarlığın olduğu yerde çok tuhaf bir olaya şahit olmamla başladı her şey. Yine bir sabah her zamanki gibi işe gidiyordum. Haliyle mezarlığın oradan geçerken biraz durup etrafı inceledim. İşte tam o esnada bir değişiklik fark ettim. Mezarlığın yola bakan kısmındaki mezarlardan birinde bir farklılık vardı. Diğerlerine kıyasla daha geniş duran mezarı uzun uzun inceleyip acaba hep böyleydi de ben mi fark etmedim diye düşünüp durdum. Biraz daha zaman harcadıktan sonra yine işe geç kalmayı göze alamayacağımdan oradan ayrılmak zorunda kaldım (yolda birkaç kez işten izin alıp mezarlığa dönmeyi ve kafamdaki soru işaretlerini gidermeyi düşündüm ama bu dürtüye hâkim oldum). Tüm gün aklım o ilginç mezardaydı. Gözümden mi kaçırmıştım yoksa yeni mi oluşmuştu bu durum? Belki de biri büyük büyükbabasının yanında kendine bir mezar kazmak istemişti ya da dün gece fazla uyumadığımdan gözlerim beni bir şeyleri olduğundan daha büyük göstererek yanıltmıştı. Bilmiyordum ama öğrenmem gerekiyordu. Mesaim biter bitmez iş arkadaşlarımın beraber yemek yeme teklifini reddederek doğruca eve koştum. Şimdi düşününce o zamanlar neredeyse dört yıldır aynı işte çalışıyordum ve bu beni bir yere davet ettikleri ilk seferdi. Belki de kabul etseydim bu durum yalnız olan hayatımda bir değişim noktası olacaktı ve sonunda ben de herkes gibi düzgün ilişkiler kurabilecektim ve de bu satırları hiçbir zaman yazmam gerekmeyecekti ama o an aklıma mezarlıktaki gizemi çözmekten başka bir şey gelmiyordu. Dediğim gibi koşarak işten çıkıp evin yolunu tuttum. Mezarlığa vardığımda bir kez daha emin oldum. Mezar kesinlikle genişlemişti. İçimden hemen mezarlığa girip yakından incelemek geldi ama her ne kadar zamanımın büyük bir çoğunluğunu burada geçiriyor olsam da daha önce içeriye girmeye hiç cesaret edememiştim. O girişten içeri adım attığım an buradaki ölülerle aramızda kurulan ilişki darmadağın olacak ve bu yer tüm büyüsünü kaybedecekmiş gibi hissediyordum. Bu yüzden her zaman koruduğum bir mesafeden inceleyip bu duruma neyin sebep olduğunu düşünmekle saatlerimi harcadım. Neredeyse gece yarısı olmuştu. Uykusuzdum ve açlık yavaş yavaş midemi kazındırmaya başlamıştı. Yerimden isteksizce de olsa kalkıp evin yolunu tuttum. Çok yorgun olduğumdan duş almayı es geçerek mutfaktan hazır bir şeyler bulup yedim. Sonrasında yatağa sırt üstü uzanıp tavanı seyretmeye ve düşüncelerime kaldığım yerden devam etmeye koyuldum. Fark edemeden uyumuşum. Sabah alarm sesiyle uyandım. Gece boyunca tuhaf rüyalar gördüğümden hiç uyumamış gibi yorgundum. Yorgunluğuma rağmen her zamanki sabah rutinimi uyguladıktan sonra işe gitmek için yola koyuldum. Ancak dün gece duş almadığımdan sabah yıkanmak zorunda kalmıştım ve bu da evden çıkış saatimi geciktirmişti. Mezarlığın orada biraz daha durabilmek için koşar adımlarla yürüyüp bankın oraya geldim. Gördüklerim karşısında donup kalmıştım. Mezar düne göre daha da genişlemiş duruyordu. O kadar ki yanında bir değil üç kişi sığabilirdi artık. Gece boyu düşünüp üretmiş olduğum tüm fikirler alt üst olmuştu. Burada başka bir şeyler oluyordu. Ne olduğunu anlamak için hafta sonuna kadar beklemek zorunda kaldım, hafta içindeyse bu durumu nasıl çözerim diye düşünüp durdum. Ne olursa olsun mezarlığa giremezdim. Bu artık ruhlarla olan bağımdan farklı bir meseleydi çünkü bu gizemli yere adımımı atmak bana birçok başka felaket getirebilirdi. Uzun bir süre düşündükten sonra en mantıklı kararın bir falcıya başvurmak olduğunu düşündüm. Siz sevgili okuyucum, bir polise gitmenin daha mantıklı olduğunu söyleyebilirsiniz ama bu durum ancak mantığın var olduğu somut olaylarda geçerlidir. İşin içine soyut ve gizemli konular girdiğinde bir polisin yapacağı şey ya size bir psikoloğa gitmenizi söylemek ya da herhangi bir maddenin etkisi altında olup olmadığınızı soruşturmak olur. Bu nedenle hem ölümü hem yaşamı tatmış ve her iki dünyada da hakimiyet kurmuş bir falcıya gitmeye karar vermeme eminim siz değerli okuyucum da hak vereceksiniz. Hafta sonu geldiğinde şehir merkezine inip bana yol gösterecek birini aramaya başladım. Gün sonunda ünü şehir dışına ulaşmış ve ülkenin her yanından müşterisi olan bir falcıya ulaşıp ona durumu anlattım. Anlattıklarına göre bu ancak açgözlü bir ruha ait bir mezardı. Uzun süren uykusundan uyanmış ve yaşarken doyuramadığı açgözlülüğünü ölüler diyarında da devam ettiriyordu. Falcı bahsi geçen ruhun yavaş yavaş dünyanın her bir bucağını yiyeceğine ve doyana kadar da durmasının mümkün olmayacağına dair bir kehanette bulundu. Duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Eğer dediği şeyler doğruysa bu dünyanın sonu gelmek üzere demekti (elbette bu mutlak son eninde sonunda bir gün gelecekti ama yaklaşan kıyametin bilincinde olmak bunu sadece ‘bir gün dünyanın sonu gelecek elbette’ gibi düşünmekten çok daha dehşet verici bir şey haline getirmişti). Çukur o kadar hızlı büyüyordu ki her bir noktayı yiyip tüketmesi bir yılını bile almayacaktı. Üstüne üstlük mezar evimin olduğu tarafa doğru genişliyordu ki bu da beni ilk kurbanlardan biri yapacaktı. Falcı, bu durumu fark eden kişi ben olduğumdan bir çözüme kavuşturmanın da benim sorumluluğum olduğunu söyledi. Omuzlarıma korkunç bir yük binmişti. Hayatımda ilk defa birilerinin hayatı benim elimdeydi ve bu his dehşet bir şekilde rahatsız ediciydi. Heyecan ve endişeden ötürü kalbim bir yarış atınınki kadar hızlı atıyordu. Öyle ki konuşma aralarında kalbimin sesinden falcının ne dediğini duyamayıp yer yer söylediği şeyleri tekrar etmesini istediğim oldu. Akşam olmuş evin yolunu tutarken elimde falcı kadının verdiği talimatların yazılı olduğu bir kâğıt duruyordu. Yanından ayrıldığım esnada kadın, eğer bu kötücül ruhu durdurmak istiyorsam kâğıtta denilenleri harfiyen uygulamam gerektiğini söylemişti. Burada yazılanlara göre ilk önce geniş bir sandık bulmam ve içini değerli şeylerle doldurmam gerekiyordu ama bu değerli şeyleri şu an satın alamazdım, önceden sahip olduğum şeyler olmalıydı. Ancak bir sorun vardı. Ben bunca zaman değerli sayılacak hiçbir şeye sahip olmamıştım ve bana sonradan satın almamam gerektiğini söylemişti. Bu durumda tamamen elim kolum bağlanmıştı. Ne yapacaktım? Değerli bir şeyler bulamazsam o mezardaki aşağılık ruhun evimi ve hatta tüm bu dünyayı yiyip bitirişini mi izleyecektim? Üstelik falcı kadın bu durumdan kimseye bahsetmememi söylemişti. Öyleyse kimseden yardım da isteyemezdim. Gerçi benim yardım isteyecek kimim vardı? Şu an bu açgözlü ruh tarafından yenildiğine üzüleceğim birisi? Peki olur da yenilirsem benim için yas tutacak birileri? Bir sandığı dolduracak kadar bile değerli bir şeye sahip olamamış biriydim ben. Gerçekten böylesi bir dünya, bu kadar çabalamama değer miydi? Bunalmıştım. Bir sürü farklı düşünce eve dönene kadar aklımda dönüp durdu. Nasıl eve vardığımı, odamın kapısını nasıl açtığımı hatırlamıyordum bile. Sarhoş gibiydim. Delirmiş gibiydim. Keşke tam on an aklımı yitirseydim ve düşünmek zorunda kalmasaydım bunca şeyi. Keşke hiç geçmeseydim mezarlığın önünden. Keşke o gün iştekilerin teklifini kabul edip yemek yemeye gitseydim. Keşke bir falcıya uğramak yerine bir polise haber verip deli sanılsaydım. Keşke… Bu ihtimaller tüm gece kafamı kurcalayıp durdu. Daha fark edemeden sabah olmuştu bile. Yine tüm gece uykusuz kalmış ve korkunç bir hisle sarsılmıştım. Her ne kadar istemesem de işe gitmem gerekiyordu. Bu yüzden bir ölüyü andıran bedenimi yataktan kalkmaya zorladım. Sonra düşündüm, madem çok yakında ben de bu dünya da yok olup gidecektik gerçekten gerek var mıydı işe gitmeye? Gerçi o zaman gelene kadar açlıktan ölmemek için bir şekilde çalışmam gerekiyordu ama zaten öleceksem açlıktan ölmek birinin açgözlülüğüne kurban gitmekten daha olmaz mıydı? Yine sonu olmayan düşüncelerin içinde boğulacak gibiydim. Kendime gelmek için kalkıp banyoda soğuk suyun altına girdim. Ne kadar süre orada kaldım bilmiyorum ama banyodan çıktığımda aklım da vücudum gibi soğuk sudan dolayı neredeyse uyuşmuş ve başka bir şey düşünemez hale gelmişti. Aslında böylesi daha iyiydi. Sakinleşmiştim ve artık daha mantıklı düşünebileceğimi hissediyordum. Yatağın üzerine bıraktığım temiz kıyafetlerimi almak için uzandığımda ayağıma sert bir şeyin batmasıyla acı içinde yere kıvrıldım. Aniden gelen acı hissinden dolayı şaşırmıştım. Neye bastığıma bakmak için kafamı çevirdiğimde yerde küçük, tıpkı bir okun ucunu andıran sivri bir taşla karşılaştım. Taşı elime alıp eve nasıl girmiş olabilir diye düşünürken aklıma birdenbire yıllar önce (hala yaşama dair umutlarım parlak ve canlıyken) bir sergi açmak umuduyla biriktirdiğim taş koleksiyonu geldi. O zamanlar bulduğum her fırsatta sahilleri, dağlık alanları ve kısmen ıssız yerleşkeleri ziyaret edip farklı taşlar arardım. Bu eve taşındıktan bir süre sonra hayallerimden vazgeçmiştim ve kutuların her birini bir tarafa atmıştım. Eğilip yatağın altına baktım ve işte bahsettiğim kutulardan biri oradaydı. Kutu ağzına kadar taşla dolu olduğundan o şekilde çekip çıkarmak bir hayli zordu. Bu nedenle yatağı kendime doğru çektim. Kutu açığa çıkınca hızla önüne çömeldim ve kapağını açtım. Dış kısmı uzun yıllardır ihmal edildiğini gözler önüne serercesine tozlanmışken içindeki taşlar sanki daha dün toplanmış gibi temiz ve parlak duruyordu. Bunda zamanında taşlara zarar gelmesin diye her birini özenle paketlememin katkısı da vardı. Bir anlığına o an yaşadığım tüm kaygı yok olup gitmişti. Geçmişin büyüsüyle sarhoş olmuş gibiydim. Her bir taş farklı bir anının ruhumda yeniden canlanmasına sebep oluyordu. Tam o esnada aklıma bir fikir geldi. Falcı kadın değerli bir şeyden bahsederken bunun maddi açıdan değerli olması gerektiğini vurgulamamıştı. Bu durumda benim için zamanında her şeyden çok değer verdiğim bu taşlarla sandığı doldurmak çok da yanlış olmazdı. İşte çözümü bulmuştum. Geriye sadece bir sandık ayarlamak ve taşları içine yerleştirmek kalmıştı. Hayatımda hiç olmadığım kadar sevinçliydim. Eşi benzeri görülmemiş bir kahramanlığa ulaşmak üzereydim. Bununla birlikte hikayem dilden dile aktarılacak, her nesil kendinden sonrakilere benden bahsedecekti. İsmim tarih kitaplarına yazılacak, okullarda, üniversitelerde adıma dersler verilecekti. Herkes tarafından sevilecek, kabul edilecek ve de saygı duyulacaktım. Artık üzücü düşünceler, bunaltıcı fikirler, içimi karartan yalnızlık olmayacaktı beni sarmalayan. Başarmıştım, mutlak zafer bana aitti artık. Sandığı ayarlamak için aşağıya indim. Bodrumun kapısı o gün kilitli değildi bu yüzden kapıcıdan anahtarları istemek zorunda kalmadan direkt içeri girebildim. Eski eşyalarım arasında sandık bulma umuduyla gezinip dururken komşularımdan birinin eşyaları arasında tam da taşlarımın hepsini koymaya yetecek büyüklükte bir sandık gördüm. Normal şartlarda haber vermeden birinin eşyasını almış olmam hırsızlık sayılabilirdi ama anlarsınız ki böylesi hayati bir durumda beni lanetlemek şöyle dursun bu kahramanca vazifede onun da katkıda bulunmasını sağladığım için ayaklarıma kapanıp bana şükredeceğinden emindim. Daha fazla zaman kaybetmeden üzerinde Z.T. harflerinin kazılı olduğunu fark ettiğim sandığı da yanıma alıp tekrar daireme geldim. Taşların olduğu kutunun yanına bağdaş kurup sandığı da öbür tarafıma aldım. Elimdekileri sandığa bir taş gibi değil de nadir bir kuşun yumurtalarını dizermiş gibi özenle tek tek yerleştiriyordum. Her taşı dikkatlice sandığa koyduğumdan onları birer birer inceleme fırsatı da buluyordum. Çoğunu nereden getirdiğimi unutmuş olsam da aklıma kesik kesik bazı anılar geliyordu. Elime toplu bir şekilde poşetlediğim bir avuç taş geldi, ne zamana ait olduklarını hemen hatırladım. Ortaokul yıllarımda sınıfça sahil kenarına kamp yapmaya gittiğimiz bir an olmuştu ve orada yirmiye yakın ilginç taş bulmuştum. Sınıf arkadaşlarımın aksine taşların türleri hakkında oldukça bilgi sahibi olduğumdan akşam kamp ateşinin etrafında çember şeklinde otururken, öğretmenimizin benden arkadaşlarıma topladığım taşların özelliklerinden bahsetmemi istemişti. Bunu yaparsam taşlara takıntılı zavallı bir ruh gibi görüneceğimden endişelenip biraz çekinmiştim ama beklediğimin aksine anlatmaya başladıkça sınıftakilerin pür dikkat dediklerimi dinlediklerini görüp neredeyse bir saate yakın taşlar hakkında bildiğim çoğu şeyi anlatmıştım. Ara sıra öğretmen ya da öğrencilerinden biri söz hakkı aldığında onların sorularına da özenle yanıt vermiştim. Tam da bu olaydan sonra taşlara ilgimi kendime saklamak yerine büyük sergilere taşıyıp insanlara bildiklerimi aktarmak gibi bir hayale kapılmıştım ama ne yazık ki hayal kurmanın bile bir bedelinin olduğu bu dünyada, gerçeklik arzu edilene sahip olunması karşılığında çok daha fazlasını geri istiyordu. Benim gibi orta gelirli bir aileden gelmiş kişilerin lüks bir hobi sayılacak türden bir sergi açabilmesinin imkânı yoktu. Her şey parayla dönüyordu ve her şey paraya dönüyordu, bense oturup ailemin bir gecede çok zengin olmasını umut edecek kadar saf değildim ve böylece zamanla taşlara olan ilgim de ruhum gibi zamanla silikleşip görülmesi zor bir hale geldi. Elime başka bir taş aldım, bu defa da çok daha öncesi, taşlara olan ilgimin ilk başladığı zamanlar geliverdi aklıma. Yine sahildeydim ama bu sefer yanımda sadece babam vardı. Babamla olan anılarımda çok küçük olduğumdan pek çok şeyi hatırlayamasam da bu anı her ayrıntısına kadar hatırlıyordum. Beraber kıyı boyunca yürüyorduk, doğrusu ben koşturuyor oradan orada zıplıyordum ve babam arkamdan sessiz ama güçlü adımlarla beni takip ediyordu. Ayağımda ayakkabı olmadığından ara sıra denizin sığ kısımlarına doğru atılıyor ve ne zaman babam nazik bir tonda beni kıyıdan uzaklaşmaman konusunda uyarsa hemen onun yanına koşuyordum. Bu şekilde ne kadar yürüdük bilmiyorum, boylu boyunca uzanan sahile bakarken sonsuza kadar bu anda yaşayacağımız hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Ne yazık ki hiçbir anı sonsuza kadar sürmez, hele ki mutlu anıların son kullanım tarihi çok daha kısadır. Şu an odamda yapayalnız oturuyor ve babamın kendisine değil de onunla biriktirdiğim anılara sarılıyorsam, bir zamanlar hissettiğim o sonsuzluk duygularının ne kadar anlamsız olduğunun bir kanıtıdır bu. Her neyse biz konumuza geri dönelim, dediğim gibi babamla yürüyüşümüze devam ederken bir ara yine sözünden çıkıp ileriye doğru koştuğum bir vakit oldu. O esnada suyun içinde ayağıma bir şeyin batmasıyla kendimi yere attım. Babam bir yengeç ya da akrep tarafından ısırıldığımı sanıp korkuyla yanıma gelmişti ama gördüğü şey çıplak ayağıma batan küçük bir taştı. Bu taş nedense evimizin arka bahçesinde ya da okula giderken gördüğüm sıradan taşlardan biraz daha farklıydı. Babam taşı çekip çıkardıktan sonra atmasına fırsat vermeden hemen elime alıp incelemeye koyulmuştum. Babam da ilgimi fark etmiş olacak ki yüzünde her zamanki gibi içimi sıcacık yapan gülümsemesiyle daha ben hiçbir şey sormadan taş hakkında bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Söylediğine göre elimde tuttuğum şey kehribar taşıydı. Çeşit çeşit rengi olmasına karşın önümüzdeki taşın oldukça hoş turuncumsu bir rengi vardı. Eğer daha fazla şey öğrenmek istiyorsam eve gidince babamın kütüphanesinde bulunan taşlar üzerine yazılı kitaplardan birkaç tanesini ödünç alabileceğimi söylemişti. Bu teklifi duyar duymaz babamın elinden çekiştirerek bir an önce eve dönmek istediğimi hatırlıyorum. O gece sabaha kadar durmadan babamın kütüphanesinden ödünç aldığım kitapları okumuştum. Orada yazılanlara göre kehribar taşı antik çağlardan beri süs eşyası olarak kullanılıyor ve ağaçların milyonlarca yıl süren fosilleşmelerinden oluşuyordu. Küçücük gibi gözüken bu taş, neler görüp geçirmiş, ne kadar hayatı ve anıyı ufacık gövdesine sığdırmıştı kim bilir. O an elimi cebime atmış ve sabahki yolculuğumuzda bulduğumuz kehribar taşını çıkartıp önüme koymuştum. Bir nedenden dolayı onu orada bırakmak istememiştim ve bu taş koleksiyonumun başlangıcı olmuştu işte. Derin bir nefes alıp sırtımı yatağa yasladım. Geçmişi yad etmek aslında o kadar da kötü bir hayat yaşamadığımı fark etmemi sağlamıştı. Kim bilir bu kötücül ruhla olan meselemi hallettikten sonra yeniden taş toplamaya başlardım ama şimdilik önümdeki işe odaklanmam gerekliydi. Sabaha kadar taşları bir bir yerleştirdim ve güneşin yüzünü göstermeye başladığında artık vakit gelmişti, bugün dünyayı kurtarıp bir kahraman olacağım gündü. Bugün geçmiş pişmanlıklarımı da bu sandığın içine koyup o mezara gömecektim her şeyi. Taşlara işlediğim güzel anıları alıp yerlerine kötü ve tatsız olanları bırakacak ve o açgözlü ruhu doyuracaktım. Oturduğum yerden kalkıp banyoya gittim. Tüm gece sandığın önünde oturmaktan bacaklarım uyuşmuştu ve her adım attığımda korkunç bir elektriklenme tüm vücudumu sarıyordu ama çok zaman geçmeden eski halime gelip duşa girdim. Her zamankinden çok daha özenle yıkamıştım kendimi. Sonuçta bugün çok büyük bir gündü ver her açıdan kusursuz olmak istiyordum. Ardından kıyafetlerimin bulunduğu dolabı açıp en şık ve yeni görünümlü takımımı çıkartıp giydim. Bu takımı iş yerinde düzenlenen önemli toplantı ve buluşmalarda bile giymemiştim. Her zaman çok daha iyi bir an için saklamak istemiştim ve o an artık gelmişti. Evden çıkmadan önce saçımı da tarayıp şekillendirdim. Geriye sandığı da alıp yola koyulmak kalıyordu ama sandık öyle kolayca kaldırıp yürüyebileceğim kadar hafif değildi. Bunun için ne yapabilirim diye düşünüp bir pazar arabasıyla taşımanın çok daha kolay olacağına karar kılmıştım. Sandığı özenle arabaya yerleştirdikten sonra evden çıktım. Çok erken olduğundan olacak ki sokaklar bomboştu. Bina görevlisi bile kulübesinde uyukluyor gibi gözüküyordu. Sadece benden biraz sonra apartmandan alt komşum da çıkmıştı. Kendisi sandığını ödünç aldığım dairenin sahibi olmalıydı. Yaşadığım yerde sokak lambaları çok az sayıdaydı ve kontroller düzenliği yapılmadığından bazıları yanmıyordu. Bundan ötürü olsa gerek komşumla arka arkaya çıkmış olsak bile beni fark etmedi. Binanın önünden uzaklaşırken son bir kez geriye dönüp baktığımda komşumun görevliye bir şeyler söyleyip hızlı adımlarla ters yöne doğru gittiğini gördüm. Bu saatte üstü çamurlu kıyafetlerle nereye gidiyor acaba diye içimden geçirdim ama sonra bir de kendime baktım. Olabildiğince şık şekilde hazırlanmış birinin sabahın köründe elinde pazar arabasıyla (ki o gün yakınlarda hiçbir pazar kurulu değildi) dolaşması da eminim ki beni görenleri kuşkuya düşürürdü. Akla birçok fikir gelse de eminim böyle giyinmiş bir adamın aslında bu erken saatte bir mezarlığa gidip orada kötü bir ruha meydan okuyup üstüne dünyayı yaklaşan kıyametten kurtaracağını kimse tahmin edemezdi. Haliyle ben de sadece üzerindeki çamurlu kıyafetlere bakarak onun ne iş yaptığı hakkında doğru bir fikir yürütemezdim. Mezarlığa doğru ilerledikçe sabahki olanları çoktan unutmuş ve yerine getirmek üzere olduğum göreve odaklanmıştım. Birkaç dakika sonra mezarlığın önüne varmıştım. Oysaki her ne kadar kendimden emin de olsam içimde anlamlandıramadığım bir endişeden dolayı olabildiğince yavaş adımlarla hedefime doğru ilerlemiştim. Artık buradaydım, korkaklığın lüzumu yoktu. Girişte durup bir süre daha mezarlığı inceledim. Bu hayatta seyirci rolünü üstlendiğim son seferdi. O güne değin sadece izlemiş ve gözlemlemiştim. Yaşananlarla bir alakalım yoktu. Dünya bir sahne herkes oyuncu ve ben de sadece bir izleyiciydim. Sahnedeki oyunculara müdahale edemezdim, sahnedekilerin dünyasında ise seyirciler görünmez varlıklardı. Oyuncular sahne üzerindeki dünyalarını yaşar karakterlerinin ruhlarını sergilerlerdi. Bu esnada izleyicinin yaptığı şey ise bir tanrı misali meydana gelen her şeye tanıklık etmek olurdu. Ancak ben her ne kadar hayatını seyirci konumunda yaşamış biri olsam da kendimi tanrı yerine koyamazdım. Yaratıcı vasfına sahip olabilmek için olaylar üzerinde bir yetkim olması gerekirdi. Ne yazık ki ben hiçbir şeyi değiştiremez yaşanan hiçbir olayda etkim olamazdı. Bu durumda ben sadece burada yatan, bedenlerine dair hiçbir şey kalmamış ve sadece ruhlardan oluşan ölü topluluğunun bir parçasıydım. Buna karşılık bugüne kadar kendi türüme dahi seyirci rolüyle yaklaşmıştım. Bu durum mezarlığa attığım ilk adımdan itibaren değişmişti. Artık gözüme dahi gözükmeyen ruhları izleyen ben değildim. Sahne bana aitti. Işık bana aitti. İzleyicilerin bakışları ve ilgisi benimdi. Kimsenin üzerimde etkisi yoktu ama benim yaptıklarım birçoklarının kaderini belirleyecekti. Artık bir oyuncuydum veya bir tanrı. O zaman hissettiğim bu duyguları sadece yazarak anlatabilmem imkânsız. Üstelik bunu yaparsam o anın büyüsünü çok basite indirgeyeceğimden endişeleniyorum. Bundan ötürü o zamanki hislerimi anlatmakla zaman harcamayacağım okuyucum. Hikayeme devam edecek olursak mezarlığa girdikten itibaren bu tarifsiz duygunun yanı sıra tuhaf bir korku da kaplamıştı bedenimi.  Soğuk terler dökmeye hızlı ve kesik nefesler almaya başlamıştım. Mezara doğru ilerliyordum ama gözlerim hiçbir şey görmüyordu. Bedenim bilinçsizce o yöne doğru ilerliyor gibi hissediyordum. Duyularım körelmişti kulağımda durmaksızın rahatsız edici bir çınlama vardı. Hiçbir şey algılayamasam bile bir şekilde kendimi mezarın başında buldum. Mezar sadece genişlemekle kalmamış boşluk aşağılara doğru da ilerlemişti. Kafamı eğip mezarın içini görmeye cesaretim yoktu. Göz ucuyla dahi bakacak olsam o dehşet verici ruhla karşılaşacağımdan ve görevimi yerine getirmeden beni yutacağından korkuyordum. Derin bir nefes aldım ve çantadan çıkardığım sandığı hiç düşünmeden boşluktan aşağı fırlattım. Acı dolu bir ses geldi kulaklarıma, bir çığlık, bir feryat. Bilmiyorum ama o anki adrenalinden dolayı gerisini ya da ilerisini düşünmeden hızlı adımlarla geri döndüm. Eve dönmek istemiyordum. Çok mutluydum. Sonunda başarmıştım ve dünyayı kötücül ruhtan özgür bırakmıştım. Sadece onlarca veya yüzlercesinin değil tüm insanlığın hayatını kurtarmıştım. Ne geçmiş ne de gelecek hiçbir varlığın elde edemeyeceği bir zaferdi elimde tuttuğum. Bu kadar büyük bir olayın ardından eve dönmek istemedim. Bunun yerine babamla çocukluğumda gittiğim o denize gitmeye karar verdim. Her şeyin başladığı noktada kutlayacaktım bu zaferi. Öyle de yaptım. Mezarlıktan ayrıldıktan sonra kendimi tren istasyonunda buldum. Şanslıydım, üç saat içinde kalkacak bir trende boş yer bulmuştum. Trenin kalkış saatini beklerken gelecek planlarım hakkında düşünmeye başladım. Öncelikle denize gidecek ve sonrasında tekrar buraya dönüp zaferimi insanlığa açıklayacaktım. Elimde falcının bıraktığı notlar duruyordu. Üstelik her ne kadar ruhu kovmuş olsam da mezar hala açık bir şekilde duruyordu dolayısıyla kanıtlamam zor olmayacaktı. Bir ara bu durumdan kimseye bahsetmemeyi de düşündüm. Sadece bir mektup bırakır ve benden sonraki nesillerin bulup hakkımda destanlar yazmasına izin verebilirdim. Bu oldukça tatmin edici bir kahramanlık planı gibi gözükse de öldükten sonra arkamdan destanlar yazılmasının veya lanetler okunmasının bir önemi yoktur diye düşündüğümden ilk seçenekle ilerlemeye karar verdim. Denizin olduğu kasabada tam bir hafta geçirdim. Her bir dakikası huzurla dolu bir hafta. Şimdi düşününce belki de ruhumu ferahlatan şey elde ettiğim yüce zaferden değildi de denizin ve geçmişe dönüşümün kendisiydi. Kim bilir belki de kasabaya bu olaylar yaşamadan önce gitmiş olsaydım, ruhum çok daha önceden eski berraklığına kavuşabilirdi ama o zamanlar bunun sebebini sadece kötücül ruhu yenmiş olmama bağlamıştım. Bu bir haftalık tatilimin ardından yine bir trenle yaşadığım kente geri döndüm. İçimde adlandıramadığım bir his vardı. Bir anda aklımı rahatsız edici bir düşünce kapladı, ya biri yokluğumdan istifade elde ettiğim zaferi kendi üzerine alırsa? Ama böyle bir şey olamazdı. Kimse mezarlığa gidip de burada kötü bir ruh alt edildi mi diye araştırma yapmazdı durduk yere. Normalde de kimsenin uğramadığı bir mezarken kimsenin aklına böyle bir şey gelmezdi. Her ne kadar düşüncelerimi sakinleştirmeye çalışsam da içimdeki o ufak endişe bir türlü bitmek bilmedi. Mezarlığı kontrol etmeden geçip gitseydim rahat bir şekilde eve varamayacaktım. Bu yüzden geçerken orayı da kontrol etmeye karar verdim. Korktuğum şey gerçek olmuştu. Uzun bir süre hareket etmeden uzak bir mesafeden izledim mezarlığı. Kesinlikle bıraktığım gibi değildi. Çevresine birçok şerit çekilmiş ve de insan toplanmıştı. Biri benden önce davranmış ve başarımı kendi üstüne almıştı. Sinirden gözlerim kararmaya ellerim terlemeye başlamıştı. Bilincimi kaybedecek kadar hızlı akıyordu bedenimdeki kan. Çabuk adımlarla mezarlığa yanaşmaya devam ettim. Tam içeri girmeye yeltenecekken etrafta duran adamlardan biri beni kolumdan çekerek durdurdu.

“Buraya giremezsiniz, beyefendi, yasak,” dedi adam.

“Ne demek yasak? Burası halka açık bir mezarlık. Girememem için ne gibi bir sebep olabilir?”

“Giremezsin” dediysek, giremezsin! İşleri zorlaştırma. Geçenlerde burada bir cinayet işlenmiş, bu yüzden bölge hâlâ yetkililerin kontrolü altında.”

Şaşırmıştım. Bu şaşkınlık mezarın ilk kez genişlediğini gördüğümdeki ya da falcının bana gerçekleri açıkladığı seferdeki şaşkınlık gibi değildi. Daha dehşet verici, daha nefes kesici bir andı. Nasıl bir cinayet işlenmişti? Ne zaman ve kim tarafından? Yoksa planım işe yaramamış mıydı? Bu yüzden de kötücül ruh ilk kurbanını çoktan yakalamış olmalıydı. Ne kadar aptaldım! Nasıl yaptığım işin başarılı olduğunu kontrol dahi etmeden böyle rahatlayabilir ve burayı terk edebilirdim? Bir avuç taş içindeki hırstan dolayı dünyaya sinip kalmış bir ruhun açgözlülüğünü doyuracaktı ha! Buna ancak bir aptal inanırdı. Evet, bir aptal! Ben bir aptaldım. İşe yaramaz, beceriksiz ve değersiz bir aptal! İnsanlar benimle arkadaş olmak istememekte haklıydılar. Ölüler beni aralarına almamakla ne iyi iş çıkardılar. Eminim ben bir salak gibi dünyayı kurtardığımı düşündüğüm esnada kahkahalarla bana gülüp dalga geçmişlerdi. Daha aralarına karışamamışken ölüler arasındaki itibarımı dahi beş paralık etmiştim! Öldükten sonra kahraman olarak anılmaktan bahsetmiştim bir de. Asıl o dünyada bir soytarı gibi davranılacaktım! Her şey için geç kalmıştım. Kim bilir ruh şu anda nerede ve ne büyüklükteydi. Dünyayı kurtaramamıştım. Sonum gelmişti. Sonumuz gelmişti! Beni durduran adam yaşadığım ani değişimi fark etmiş olacak ki beni kolumdan tutarak birkaç defa ileri geri sarstı.

“Beyefendi, iyi misiniz? Bir ruh gibi soluklaştınız, sorun ne?”

“Beyefendi, size diyorum, kendinize gelin, ne oluyor?” Adam durmadan bir şeyler söylemeye devam ediyordu ama kelimeler ağzımdan bir türlü çıkmıyordu. Kolumu tutmuş vaziyetteki elinden kurtularak geriye döndüm. Çaresizlik içinde evin yolunu tuttum. Artık bir şeyleri düzeltmeye çalışmanın anlamı yoktu. Başarısız biri her daim başarısızdı. Zavallılar ne kadar zaman geçerse geçsin, zavallı kalmaya devam edeceklerdi. Ben iste hepsiydim. Tüm kötü unvanlar bana aitti ve bunları değiştiremezdim. Değiştirmeye yetecek zamanım kalmamıştı da zaten. Kim bilir o ruh şu anda evimin oralarda dolaşıyordu. Belki de eve ulaşamadan yolda yenilecek ve yok olup gidecektim. Hiçbir şey umurumda değildi. Aksine, o ruhla karşılaşmayı dört gözle bekliyordum. Daha fazla yaşamama gerek kalmamıştı. Rotasız bir insanın eline bir pusula tutuşturmuştu hayat, ama ne adam gideceği yolu biliyordu ne de pusula doğru yönü gösteriyordu. İkisi beraber anlamsız bir yolculuğun peşinden sürüklenip gittiler ama sonuç başladıkları çaresizliğe geri dönmek oldu. Ve ben de çaresizliğimin yuvasına, evime döndüm. O anki halimle kapıcıyı bırakın selamlamayı fark etmemin bile imkânı yoktu ama kendisi beni çevirip bir şeyler gevelemeye başladı:

“Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Uzun zamandır yoktunuz, tatile çıktınız sanırım?” Adamın yüzüne baktığım uzun süre boyunca ortama bir sessizlik hâkim oldu. Tatil ha? Zaferimin kutlaması olarak çıktığım bir yolculuk, cehenneme gitmeden önce uğradığım son yer olmuştu demek daha doğruydu, ama bunu anlatmaya veya açıklamaya dair hiçbir hevesim yoktu.

“Evet, babamla eskiden yaşadığımız kasabaya uğradım. Tatil diyebiliriz.”

“Çok iyi bir zamana denk getirmişsiniz, efendim; yoksa sizin de başınız çok ağrıyacaktı. İyi ki bu korkunç olaylara şahitlik etmediniz.” Bahsettiği korkunç olayın kötü ruha kurban gitmiş o kişinin ölümü olmalıydı. Acaba buradaki insanlara ölümü ne olarak aktarılmıştı? Yoksa onlar da böyle bir ruhun varlığından haberdar mıydı artık?

“Sanırım aşağı taraftaki mezarlıkta yaşanan olaydan bahsediyorsunuz. Eve gelirken yol üstünde öğrenmiş bulundum. Nasıl ölmüş bir şeyler biliyor musunuz?”

“Evet, o olaydan bahsediyorum. Ölümüne gelecek olursak, nasıl desem bilemiyorum. Hepimiz için çok sarsıcı bir olay. Bir katille aynı çatı altında yaşamak…”  Ne katilinden bahsediyordu? Yoksa o aşağılık ruhun işlediği cinayet masum birinin iftiraya kurban gitmesini mi yol açmıştı?

“Ne katilinden bahsediyorsunuz?”

“Ah, demek ki olayların tamamından haberiniz yok. Katil bu binada yaşayan biriymiş. Sizin alt katınızda oturan adam. Dedektifler o olduğunu doğruladılar ama başka cesetler de bulabilme ihtimaliyle olay yerini incelemeye devam ediyorlar.”

Zaman durmuştu. Dünya kendi ekseninde dönmeyi bırakmıştı da, vücudum dönmeye başlamış gibiydi. Kalbim atmıyordu; beynim hiçbir işlevini yerine getirmiyordu. Elimi kaldırmayı bırakın, parmağımı dahi hareket ettiremiyordum. Bu ana kadar yaşadığım tüm travmatik anlardan çok daha dehşet verici, çok daha kahredici bir olayla sarsılmıştım. Ayakta duramayacak halde olduğumdan farkında olmadan yere yığıldım. Kapıcı adam hızlıca uzanıp beni kollarımdan tutarak kaldırmaya çalıştı ama vücudum taşlaşmıştı ve bir kaya kadar ağırlaşmıştım. Ne kadar çabalasa da beni yerimden kaldırmadı; benim de kalkacak gücüm yoktu. En sonunda bu çabasından vazgeçip ellerimden tutarak bedenimi odasına kadar sürükledi. Ardından bu binanın sakinlerinden olmayan ziyaretçileri ağırlamak için konulmuş küçük bir koltuğa yerleştirdi. Yaptığı hiçbir şeye tepki veremiyordum. Hareket etmek istemediğimden değil, gerçekten de hareket edemiyordum. O ana dair hatırladığım tek şey ucu bucağı gözükmeyen bir karanlıktı. Bilincimi kaybetmiş olmalıydım. Gözlerimi tekrar açtığımda hastane odasında uzanır halde bulmuştum kendimi. Ne kadar zamandır oradaydım bilmiyorum ama ayağa kalkmaya çalıştığımda vücudum uzun süre hareketsiz kalmanın etkisiyle ağırlığımı taşıyamadı ve tekrar yere kapaklandım. Güç bela ayağa kalkmayı başardığımda odanın kapısının açıldığını duydum. Kimin geldiğini görmek için döndüğümde karşımda kapıcı adam vardı. Onu görmemle yaşamış olduğum her şey film şeridi gibi tekrar gözlerimin önünden geçti ve bir an için yine dengemi kaybettim. Adam beni yatağıma oturttuktan sonra durumumun nasıl olduğunu sordu. Dediğine göre altı gündür bilinçsiz şekilde yatıyordum. Kendimi daha iyi hissetmeye başladığımda adama olaya kaldığı yerden devam etmesini rica ettim. Öncesinde vermiş olduğum tepkiden dolayı hassas bir bünyeye sahip olduğumu düşünmüş olmalı ki başta tereddütle yaklaşsa da sonunda olayları anlatmaya ikna oldu.

“Bilincinizi yitirdiğiniz gün de söylediğim gibi, alt katınızda yaşayan o adam bir cinayet zanlısıymış. Adi herif karısı ve iki küçük çocuğu olduğu halde böyle korkunç işlere karışmış. Kadıncağız polisler kapılarına dayanıp da kocasını yaka paça götürdüklerinde oracıkta bayılıp kaldı. Şimdilerde komşular akıl sağlığını yitirdiğini söylüyor. Yazık etti kendine. Üstelik çocuklara daha da çok üzülüyorum. Birkaç gün sonra idam edilecek bir katil babaya sahip olmaları yetmezmiş gibi bir de deli bir anneleri var artık. Görüyorsun ya, insan ne tuhaf bir varlık. Bir günde cenneti cehenneme çevirebiliyorlar.”

Anlattığı şeyler her ne kadar kalp kırıcı olsa da, benim ilgilendiğim şeyler ailenin durumu veya kaderin belirsizliği değildi. Olay hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordum ve adamın suratına bakacak olursam, ben açıkça sormadıkça bir şey anlatmayacakmış gibi duruyordu.

“Gerçekten çok talihsiz bir durum. Ama bir şeyi merak ediyorum. Tam olarak kim öldürülmüş ve nasıl? Her şey çok anlamsız geliyor; kafam çok karışık. Lütfen sorularımı cevaplayın.”

“İşin o kısmına gelecek olursak… (uzun bir süre duraksamasının nedeninin tekrardan bayılacağımı düşündüğünden ötürü olduğunu fark edip, iyi durumda olduğumu birkaç kez söylemem gerekti) birkaç hafta önce, yanılmıyorsam hafta sonuydu, sabah kulübede nöbet tutarken bir ara içim geçmiş. Kulübenin camının tıklanma sesiyle uyandım. Karşımda bu katil herif -üstü başı çamur içindeydi- duruyordu. Sorunun ne olduğunu sorduğumdaysa, bana eğer gün içinde birileri gelip de onun hakkında bir şeyler sorarsa, onlara çok önemli bir iş için birkaç gün eve gelmeyeceğimi söylememi istedi. Uyku sersemi olduğumdan daha fazla soru sorup sohbeti uzatmak hiç içimden gelmemişti, dolayısıyla kafamla onaylayıp uyumaya geri döndüm. Bu olaydan birkaç gün sonraysa mahalleyi polisler ve dedektifler doldurmaya başladı. Başta ne olduğunu kimse bilmiyordu ve görevliler de sivillere hiçbir açıklama yapmıyordu. Tek bildiğimiz şey, her ne oluyorsa, yol kenarındaki eski mezarlığın orada gerçekleşmiş olmasıydı. Daha sonrasında polisler yakın çevredeki binalara gidip bina görevlilerine bazı sorular sormaya başladı. Çok zaman geçmemişti ki iki herif -biri çok uzun ve kiloluydu, bu nedenle arkasındaki kısa ve zayıf olan ekip arkadaşını neredeyse görünmez hale getiriyordu- bizim binaya da sorgu için geldiler. Bana hiç bu apartmanda ismi Z.T. ile başlayan birilerinin oturup oturmadığını sordular. Her ne kadar yıllardır burada çalışıyor olsam da, oturanların sadece soyadlarını bildiğimden soruyu cevaplayabilmek adına masamda duran bina sakinlerinin bilgilerinin yazılı olduğu defteri çıkardım. İşte oradaydı! Bahsi geçen Z.T. bugün sizin de bildiğiniz gibi alt katınızda oturan cinayet zanlısıydı. Öyle birinin olduğunu ama kendisinin birkaç günlüğüne evde olmayacağını bildirdiğinden bahsettim. Evde başka birilerinin olup olmadığını sorduklarında, karısı ve çocuklarının hâlâ evde olduklarını söyledim. Aldıkları cevapları kısa olan elindeki küçük not defterine bir şeyler yazıp iki dedektiften daha uzakta bekleyen üçüncü adama yazdığı kâğıdı verdi ve bunu üstlerine götürmesini söyledi. Ardından ikisi yukarıya çıkarlarken üçüncü adam da kendisine söylendiği gibi koşarak uzaklaştı. Aradan beş dakika geçmemişti ki az önce yolladıkları adam daha önce görmediğim birisiyle -elinde bir sandık tutuyordu- çıkageldiler.”

Karşımda duran adama ne kadar belli etmemeye çalışsam da, alnımdan soğuk terler boncuk boncuk dökülmeye başlamıştı. Hikâyenin gidişi anlamlandıramadığım bir şekilde bana çok tanıdık geliyordu. Bu benzerlik korkunç bir felaketin habercisi gibiydi. Gerçek apaçık ortadaydı ama anlayamıyordum, daha doğrusu anlamayı reddediyordum. Ancak bazı gerçekler vardır ki üstünü ne kadar çok yalanla örtersen ört gün yüzüne çıkmaya devam eder. Birazdan duyacağım şey de bu türden bir gerçeklikti.

“Aslında gitmem gerekmiyordu ama çok meraklanmıştım, bu yüzden sandığı tutan adama daireyi gösterme bahanesiyle ben de yukarıya çıktım. Diğer iki dedektif çoktan kapıyı çalmışlar ve zavallı kadının başına dikilmiş, durmaksızın soru soruyorlardı. Uzun olan cüssesinin de verdiği ağırlıkla sorgulama kısmını ele almıştı. Açıkça söylemese bile fiziksel boyutu sayesinde insanlara karşı üstünlük kurup doğruları bir çırpıda açığa çıkaracağını düşünen bir havası vardı. Ufak tefek adamsa aşağıda olduğu gibi burada da yine söylenilen şeyleri tek tek not defterine yazıyordu. Aşağıdan geldiğimizi duymasıyla üç kafa da bize doğru döndü. Uzun olan adamın elindeki sandığı alıp kadına gösterdi.

“Bakın, hanımefendi, bu sandık size tanıdık geliyor mu?”

“Evet, bu eşimin sandığı ama çok uzun zamandır bodrumda duruyordu. Hâlâ neden sorduğunuzu anlayamadım.”

“Yardımınız için sağ olun, hanımefendi. Şimdi içeri gidip bekleyin, diğer arkadaşlar gelip size durumu anlatacaklar. Eşiniz ne zaman evde olur?”

“Bu öğleden sonra gelmesi gerekiyor.”

“Tamamdır. Siz de duydunuz, hadi gidip üsttekilere de haber verelim. Siz ikiniz burada nöbet tutun ve adamımız geldiği an kaçmaması için elinizden gelen her şeyi yapın. Biz daha fazla yardım getirip geleceğiz.

Adamlar bunları söyleyip aralarında iş bölümünü de yapıp herkes bir tarafa dağıldı. Daha sonrasında yaşlı kadın bir memur yeniden sanığın evine gelip ona durumu açıkladı. Adam gelir gelmez yakalanıp yargılanmak üzere mahkemeye çıkarıldı. Benim verdiğim bilgiler ve de karısının sandığın sahibinin kim olduğunu onaylamasının ardından ona pek fazla kendini savunma hakkı tanınmamıştı. Sonrasını da biliyorsun işte. Zavallı kadıncağız delirdi, adamsa birkaç güne idam edilecek. Çocukları da uzaktan gelen teyzeleri götürecekti ama son anda vazgeçmiş gibi duruyor. Anlayacağın durum bundan ibaret. Yine betiniz benziniz soldu, iyi misiniz?” yatağın yanındaki komodinde duran sürahiden bir bardağa su doldurup bana uzattı: “İçin biraz. Anlıyorum, bunca zaman bir katille komşu olduğunu öğrenmek, eminim ki, çok şaşırtıcı olmuştur. Hepimiz için şok edici bir olay.”

Ve gerçek artık apaçık ortadaydı. Bahsettikleri katil bendim ve ölen kişi de daha sonrasında bir gazetede okuduğuma göre mezarlıklarda değerli eşyalar arayan bir hazine avcısıydı. Onu ben öldürmüştüm ama bunu hiçbir zaman açığa çıkarmadım. Bu korkucu gerçeklikle yüzleştiğim günün ardından tekrar işime gidip gelmeye devam edip ve artık mahalledeki herkes tarafından türlü hakaret ve şiddete maruz kalan alt katımdaki anne ve çocukların gece boyu süren sessiz hıçkırıklarını dinleyerek gecelerimi geçirdim. Ve bugün yine aynı dairede, yıllar önce kahraman olma hayalleri kurduğum bu odada, ölmeme çok az bir zaman kalmışken yaptığım her şeyi itiraf ediyorum. Özür dilemiyorum. Af dilemiyorum. Nefretinize ve lanetlerinize sığınıyorum.

Saygılarımla,

S. T.


Bu hikaye rastgele seçilmiş üç kelimenin bir araya getirilmesi ile yazılmıştır.

#taçlanmak #sin #palazlaşmak



 

 

 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page